Kanser Düşmanı Brokoli

Tabiat ana şifayı yine doğal besinlerle dağıtıyor. Brokoli de bunlardan sadece biri. Brokolinin içerdiği maddelerin ‘ yüksek tansiyon, allerjik reaksiyonlar, şeker hastalığı, eklem iltihapları ve kansere’ iyi geldiğini biliyor muydunuz?

Yapılan labaratuvar araştırmaları, brokolide bulunan ‘sulforaphane’ maddesinin eklem rahatsızlıklarında görülen kıkırdak yıpranmasına neden olan enzimi bloke ettiğini ortaya koyuyor.

Aynı madde, kanser kök hücrelerini de yok ederek, kanserin vücutta yayılımını engelliyor. Yapılan araştırmalar sulforaphane maddesinin, hücre yapılanmasının ana aşaması olan ‘DNA methylation’ safhasında devreye girerek, kanser hücre oluşumunu engellediğini ortaya koyuyor. Yaklaşık 200 genin active edilmesinde rol oynayan sulforaphane maddesi sayesinde, kanser hücrelerinin vücutta yayılımı sekteye uğruyor.

2008 yılında PLoS One bilim dergisinde yayımlanan araştırma sonucuna göre, haftada 4 porsiyon brokoli tüketimi prostat kanserine karşı savunma sağlıyor.

Sulforaphane maddesinin etkisi göğüs kanser hücrelerinde de görülüyor. Bu madde, kanser hücrelerindeki protein microtubule’leri parçalayarak, kanser hücresinin çoğalarak yayılmasını engelliyor. Kemoterapi tedavisi de aynı mantıkla kanser hücrelerini yok etme üzerine dayanmasına rağmen,  bu işlem sırasında sağlıklı hücreler de zarar görüyor.

Brokoli gibi kansere karşı etkin koruma sağlayan pek çok besin maddesinin bulunması, brokoliden pek hoşlanmayan pek çok kişi için iyi haber sayılabilir..Eğer brokoliden hoşlanmıyor iseniz yeşil çay içmeyi ya da çilek, ahududu, karadut, kiraz, kırmızı üzüm, karalahana, enginar, maydanoz, sarımsak tüketmeyi deneyebilir, ve de yemeklerinize turmerik baharatını ilave edebilirsiniz…

Görüldüğü üzere, tabiatta çareler tükenmez!

Leave a comment

Filed under Kanser, kronik hastalıklar, mucizevi besinler, yüksek tansiyon, şeker hastalığı

Lahananın Marifetleri Saymakla Bitmez!

Lahana mutfakta çok az insanın iştahını kabartmasına rağmen, lahananın marifetleri saymakla bitmez.  500 den fazla araştırma sonucu, lahananın kanser önleyici özellikler taşıdığını ortaya koyuyor…daha ne olsun!

Lahana yüksek oranda A ve C vitaminleri içerir. Lahanada bulunan phytonutrient’ler (thiocyanates, lutein, zeaxanthin, isothiocyanates, sulforaphane) vücudun bağışıklık sistemi enzimlerini harekete geçirerek, göğüs, kalın bağırsak ve prostat kanserine karşı savunma geliştirir.

Lahanada bulunan Sulforaphane maddesi, kök kanser hücrelerini hedef alarak kanserin vücutta yayılımına engel olur.

Lahana pek çok enflamasyon karşıtı besin maddeleri içerir. Özellikle mor lahanada bolca bulunan Anthocyanin maddesi (lahanaya mor rengini verir), vücutta oluşan normal dışı enflamasyonu engeller.

Lahanada bulunan Glucosinolate adı verilen phytokimyasal maddeler, kanser hücrelerinin çoğalma döngülerini sekteye uğratarak, kanserin vücutta çoğalımını engellerler.

Dahası da var….

Tek bir öğünde yiyeceğiniz lahana, vücudunuzun günlük K1 vitamini ihtiyacının %85’ini karşılar. K1 vitamini kanın pıhtılaşmasında ve kemik metabolizmasında önemli roller oynamasının yanısıra, Alzheimer hastalığına karşı koruma sağlamakta da etkilidir.

Lahana aynı zamanda B vitaminleri (B6, B5,B1) açısından oldukça zengindir. Bu vitaminlerin, Alzheimer hastalığında görülen beyin hücresi ölümünü 7 kat oranda yavaşlattığı görülmüştür.

Lahana suyu, içerdiği S-methylmethionine enzimi sayesinde, mide ülserlerinin tedavisinde oldukça etkilidir.

Lahana suyu, asidik özelliği nedeniyle sindirimi kolaylaştırır. Toplumda karşılaşılan sindirim problemlerinin çoğu, midenin yeterli oranda asidik salgı sağlayamaması nedeniyle oluşur. Yemeklerden hemen önce içilecek birkaç tatlı kaşığı lahana suyu hazmı önemli oranda arttırır.

Lahananın sağlık faydalarından yararlanmanın en iyi yolu, lahanayı mümkün olduğu kadar çiğ ya da az pişmiş olarak tüketmektir. Çiğ lahana salatası, hafif sotelenmiş lahana yemeği ya da lahana turşusu, lahananın o kendine özgü kokusuyla evi doldurmadan lahana tüketmenin en kolay ve sağlıklı yollarıdır.

Bir de meşhur lahana diyeti vardı değil mi🙂

Leave a comment

Filed under Kanser, mucizevi besinler

Kanserden Korunmanın En Akıllıca 10 Yolu

Geçenlerde, uzun süredir görmediğim bir arkadaşıma ‘nerelerdeydin?’ diye feryat ettiğimde bana hasta olduğunu söyledi. ‘Ama gayet iyi görünüyorsun’ dediğimde, küçük kızı bana dönerek ‘annem kanser oldu’ dedi. O birkaç saniyelik zaman içinde küçük kızın gözlerinde zamanın durduğuna şahit oldum. Bilimin ve teknolojinin bu kadar ilerlediği bir zamanda, kansere karşı olan hassasiyetimiz hala devam ediyor…

Kanserden geri dönüşün yolu tıkalı olsa da, o yola çıkmamak için yapabileceğimiz bazı şeyler var.

1- Güneşe çıkın

Kanser riskinizi azaltmak istiyorsanız, güneşe kucak açın! Güneş ışınlarına yüksek oranda maruz kalan 100 ülke insanlarının, en az 15 çeşit kansere daha az oranda yakalandıkları görüldü. Peki cilt kanseri ne olacak diyorsanız, size önerim güneş kremleriyle yıkanmadan önce 15 dakika kendinizi güneşe teslim etmeniz.

2- Gereğinden fazla oranda protein tüketiminden kaçının

Yetişkin bir insanın günlük protein ihtiyacı, vücut ağırlığının gram karşılığıdır. Örneğin, 80 kilodaki bir kişinin günde 80 gram protein tüketmesi makuldur. Hamile kadınların ve atletlerin protein ihtiyaçlarının daha fazla olmasını bir tarafa bırakırsak, normal bir yaşam stilini takip eden pek çok insanın günde 100 gram protein limitini aşmaması gerekir. Gereğinden  fazla protein tüketimi kanser hücrelerinin çoğalmasına destek verir.

3- Filizlendirilmiş bitki tüketin

Tahıl ve tohumun kendisini yiyeceğime neden filizlendireyim diyebilirsiniz. Bunun yanıtı aşağıda gizli…

Filizler tam besinlerdir. Çiğ meyva ve sebzelere kıyasla 100 kat daha fazla enzim içerirler. Bu da, vücudunuzun besinlerden alacağı vitamin, mineral, amino asit ve elzem yağ asitlerini daha kolay absorbe etmesine yardım eder.

Tahıl ve tohumların protein kalitesi, filizlendirme yoluyla artar.

Filizlenme süreci içerisinde, tahıl ve tohumlardaki vitamin ve elzem yağ asidi oranı önemli oranda (yaklaşık 30 kat oranında) artar. 

Filizlenme sırasında, kalsiyum ve mağnezyum mineralleri bitkideki proteine bağlandıklarından, bu minerallerin vücut tarafından absorbe edilmesi önemli oranda hızlanır.

Hemen hemen her kabuklu tahıl ve tohumu evde kolaylıkla filizlendirebilirsiniz. Filizlendirilmiş bitkiler organik bitkilerden çok daha kaliteli besin öğeleri içerir.

4- Kanserojen maddeler içeren temizlik gereçlerinden sakının

Özellikle banyo ve mutfak temizliğinde sıklıkla kullanılan sıvı ya da spray formundaki pek çok temizlik maddesi içerdikleri kanserojen maddeler nedeniyle oldukça tehlikelidirler. Aldığınız temizlik maddelerinin içinde aşağıdaki maddelerden herhangi birini görüyorsanız, kullanmadan önce iyice düşünün.

-Phthalates , 1,4-diclorobenzene , Terpenes , Benzene , Styrene , Phenol , Nonylphenol ethoxylates (NPEs) , Formaldehyde , Butyl cellosolve , Triclosan (antibakteriyel sabunların ana malzemesi)

5- Doğal maddeler içeren kozmetik ürünleri kullanın

Hayatınızı zararlı maddelerden ardındırmaya mutfağınızdan başladıysanız doğru yoldasınız ama, cildinize sürdüğünüz kremler ve losyonların önemli oranda kanserojen maddeler içerdiğini unutmayın. Cildinize sürdüğünüz kimyasal maddeler, yiyecek yoluyla aldığınız kimyasal maddelerden çok daha tehlikelidirler çünkü, yediğiniz her şey karaciğer tarafından toksinlerden arıtılırken, cildinize sürdüğünüz her şey direk olarak kan dolaşımına dahil olur.

Kozmetik ürünlerde kullanılan 900’ü aşkın kimyasal maddenin çok az miktarının insan sağlığı üzerindeki etkisinin bilindiğini hatırınızdan çıkarmayın. Bu maddelerin tam listesini vermek mümkün olmasa bile, aşağıdaki maddeleri içeren kozmetik ürünleri kullanmadan önce birkaç kere düşünün…

– Sodium lauryl sulfate (SLS) ,  Musks,  Mercury,  Paraben,  1,4-Dioxane,   Lead,   Phthalates (Dibutyl phthalate, dimethyl phthalate, Diethyl phthalate,  Mineral oil,  Paraffin,  Petrolatum,  Nano particles,  Antibakteriyel maddeler,  Hydroquinone,  Formaldehyde

6- Yapışmaz özellikler taşıyan mutfak araç gereçleri (Teflon tavalar, fırın tepsileri vs.) kullanmayın

Mutfağımızda yıllardır bayıla bayıla kullandığımız yapışmaz tava ve tepsilerde bulunan PFOA (perflurooctanoic acid) ve PFCs (perfluorinated compounds) maddeleri, ısıya maruz bırakıldıklarında toksik gazlar açığa çıkarmaya başlarlar. Bu da, 3 ila 4 dakika süren pişirme sonunda en az 6 çeşit toksik gazı mutfağınızda soluyorsunuz demektir. Yapılan araştırmalar, bu toksinlerin kan dolaşımında birikerek zamanla kansere yol açabileceğini gösteriyor.

Bu maddeler sadece teflon tava ve tepsilerle de sınırlı değil. Yemek sektöründe sıklıkla kullanılan yağ geçirmez ambalajlar, mikrodalga patlamış mısır, leke tutmaz özellikler taşıyan giysi ve döşeme malzemeleri bunlardan sadece birkaçı…

7- Doğal kaynaklardan gelen klorinlendirilmemiş su için

Şehir şebeke suyunun klorinden geçirilerek dezenfekte edilmesi işlemi sırasında oluşan toksik maddeler (DPBs), klorinden 10,000 kez daha fazla zararlıdır. DPB maddelerin en yaygın olanı ‘trihalomethane’ THM maddesinin labaratuvar hayvanlarında kansere yol açtığı biliniyor.

Yaklaşık 4 litre suyun içine atacağınız birkaç dilim portakal diliminin 30 dakika içinde sudaki klorini nötralize edeceğini biliyor -muydunuz?

8- Organik ve yöresel kaynaklı meyve, sebze ve et tüketin

Tarım ilaçlarının önemli bir oranının kanserojen maddeler içerdiği günümüzde herkes tarafından biliniyor. Kapalı fabrika ortamında gün yüzü görmeden yetiştirilen büyük baş hayvanlara verilen yemlerde bulunan bu kanserojen maddeler, havyanların dokularında birikerek , insan sağlığına tehdit oluşturuyor.

9- Konserve yiyeceklerin tüketimine son verin

Konserve tenekelerin ana iç kaplama malzemesi olan BPA (Bispenol-A)‘nın kanser başta olmak üzere üreme hastalıklarına yol açtığı biliniyor.

Harvard Üniversitesinde yapılan bir araştırma sonucunda, konserve yiyecek ve içeceklerde bulunan BPA maddesinin ‘5 gün içinde’  %1,000 oranında arttığı görüldü.

O konserveleri çöpe yollamanın zamanı geldi…

10- Mikrodalga fırın kullanmaya son verin

Plastik kaplarda mikrodalga fırında pişirilen/ısıtılan yiyecekler, plastikte bulunan kanserojen maddelerin yiyeceğe karışmasına neden olur. Ayrıca, yiyeceklerin microdalgalara maruz bırakılması sonucu oluşan ‘radyolitik’ maddelerin insan doğasında ne gibi etkilere yol açtığı henüz bilinmiyor…

Microdalga fırınların genetik araştırma deneylerinde, hücre zarlarının yıprandırılması amacıyla kullanıldığını biliyor muydunuz?

 

1 Comment

Filed under Kanser, kronik hastalıklar, yapay katkı maddeleri

Sallama Çay Poşetinde Kanser Tehlikesi

Hayatımızın her alanı gibi mutfağımıza da giren plastik poşetlerin ve saklama kaplarının, sağlığımızı tehdit edebilecek kanserojen maddeler içerdiği uzun süredir biliniyor. Plastik kaplarda bulunan  BPA (bisphenol-A) ve BPS (bisphenol-S) kimyasal maddeler, moleküler yapılarının vücut hormonlarına benzerlik göstermesi nedeniyle,  normal hormon fonksiyonlarını sekteye uğratabilme özelliğine sahiptirler. Bu nedenle bu maddeleri içeren plastik biberon ve yiyecek saklama kaplarının ısıya maruz bırakılarak kullanılmaması gerekmektedir.

Mutfağınızdaki tüm plastik kapları çöpe yolladığınızı düşünerek kendinizi rahat hissediyorsanız….size kötü bir haberim var. Fincanınıza salladığınız o çeşit çeşit antioksidan maddeler içeren doğal bitki çaylarının poşetleri  ‘epichlorohydrin‘ adı verilen kanserojen maddeler içeriyor. Çay poşetlerinin yanısıra, bu madde kahve filtrelerinde, su arıtma filtrelerinde ve sosis yapımında da yaygın olarak kullanılıyor.

Epichlorohydrin maddesi, suyla temas haline geçtiğinde ‘3-MCPD’ maddesine dönüşüyor. Bu maddenin, hayvanlar üzerinde yapılan deneylerde kansere, kısırlık ve bağışıklık sistemi bozukluklarına yol açtığı görüldü.

Görünen o ki, kapıdan kovduğumuz plastiler bacadan içeri giriyor. Fincanınıza çay poşetini sallamadan önce iki kere düşünün. Daha da iyisi, çaydanlıkta çay demleyin🙂

Leave a comment

Filed under diğer, yapay katkı maddeleri

Yeterince Çinko Tüketiyor musunuz?

 Çinko minerali, vücutta işlev gören 3000 çeşit proteinin bileşenlerinden biri olmakla kalmaz, aynı zamanda 200 çeşit enzimin aktive edilmesinde önemli bir elemandır. Çinko, beyaz kan hücrelerinin vücudu enfeksiyonlara karşı korumada verdiği mücadeleyi desteklemekle görevlidir. Çinko sayesinde, bağışıklık sistemi ihtiyaç duyulan oranda antikor üretir, yaraları iyileştirir ve vücutta ortaya çıkan kanser hücrelerini ortadan kaldırır.

İnsan vücudu her gün yeterli oranda çinkoya ihtiyaç duyar, çünkü vücut çinko mineralini depolayamaz. Çinko mineralinin belli başlı işlevleri:

•Bağışıklık sistemine destek verir

•Yeni doku oluşumunda görev yapan enzimlerin önemli bir bileşenidir

•Ruh hali, zihinsel açıklık ve uyku fonksiyonlarının devamını sağlar

•Prostat ve ince bağırsak sağlığına destek verir

•Tat ve koku alma duyularının doğru çalışmasını sağlar

Çinko eksikliğinin nedenleri nelerdir?

Çinko eksikliği, bebek ve çocuklarda, hamilelerde ve emziren annelerde, yaşlılarda, bağırsak hastalığı olan, özellikle Chron’s hastalığı olan kişilerde, vejetaryen ve vegan diyeti izleyen kişilerde yaygın olarak görülebilir.

Çinko eksikliği aşağıdaki durumlarda ortaya çıkar:

•Belli başlı ilaçlar (ACE inhibitörler, thiazide diüretikler, Pepcid ve Prliosec tarzı mide asidini azaltan ilaçlar) vücudun çinko kaynaklarını tüketir.

•Tek bir tarım ürününün ekildiği topraklarda, pek çok toprak minerali gibi çinko da önemli oranda azalır.

•Vejetaryen, vegan ve yüksek oranda tahıldan oluşan beslenme şekli, çinko emilimini azaltan ‘phytic asit’ içermesi nedeniyle çinko eksikliğine yol açabilir.

Hafif oranda çinko eksikliği, soğuk algınlığı ve gribe yakalanmaya, kronik yorgunluğa neden olur. 

 Yetişme çağındaki çocuklarda çinko eksikliği ruh halinde dengesizliğe, zayıf hafızaya, öğrenme güçlüğüne yol açar. Kronik çinko eksikliği, akne oluşumuna ve görme bozukluğuna, koku ve tat alma duyularında sorunlara, hafıza kaybına neden olur.

Tırnaklarda görülen beyaz lekeler, yeterince çinko alamadığınızın göstergesi olabilir.

Çinko, bağışıklık sisteminin sağlıklı işleyişinde önemli rol alır.

Yeterli oranda çinko alınmaması durumunda, vücut sistemleri pek çok bulaşıcı hastalığa karşı savunma geliştirmede yetersiz kalır. Özellikle beyaz kan hücreleri, çinko olmaksızın fonksiyonlarını yerine getiremez. Çinko aynı zamanda hücrelerin yenilenmesinde ve hücre zarının stabilizasyonunda yer aldığından, çinko eksikliği yaraların iyileşme sürecinin uzamasına neden olur.

Yapılan bazı deneyler, yeterli oranda çinko tüketiminin soğuk algınlığı sürecini ve şiddetini %50 oranında azalttığını gösteriyor. Çinko tuzlarının pek çok ölümcül patojeni yok etme özelliği nedeniyle, mide-bağırsak sisteminde oluşabilecek virütik ataklar çinko sayesinde daha hafif atlatılır.

Hamileler için çinko son derece önemlidir!

 Hücre bölünmesinde elzem olması nedeniyle, hamile kadınların yeterli oranda çinko alması son derece önemlidir. Hamilelik döneminde yetersiz oranda çinko alımı aşağıdaki komplikasyonlara neden olabilir:

•Premature doğum

•Düşük doğum ağırlıklı bebek

•Büyümede gerilik

•Preeklempsi

Çinkonun insan vücudundaki marifetlerinin özetlememiz gerekirse🙂

→Çinko, vücudun B6 vitaminini kullanabilmesi için elzemdir. (B6 vitamini; vücudun bağışıklık sisteminin antikor üretiminde, sinir sisteminin işleyişinde, kan hücresi yapımında elzem olan hemoglobin üretiminde, proteinlerin sindirilerek parçalanmasında ve kan şekerinin normal düzeyde tutulmasında rol alır.)

→Çinko, vücudun melatonin üretmesinde yer alması nedeniyle, çinko eksikliği kronik uykusuzluğa neden olabilir.

→Çinko serotonin üretimi için gerekli olduğundan, yeterli çinko tüketimi sağlıklı ruh hali için önemlidir.

→Gereğinden fazla ya da gereğinden az çinko alınımı, ‘apoptosis’ denilen hücre ölümüne neden olur. Bu arada hatırlatmak gerekir ki, diyet yoluyla gereğinden fazla çinko tüketmek imkansızdır. Bu nedenle çinko haplarını/kapsüllerini yutmadan önce tekrar düşünün🙂

→Yeterli  çinko alınımı, katarak oluşumuna, gece körlüğüne ve makular dejenerasyonuna karşı koruyucudur.

→Çinko eksikliği, tat ve koku almada problemlere yol açar.

→Şeker hastalığında elzem olan insülin hormon seviyelerinin kontrolünde rol alır.

→Alzheimer’s hastalığına karşı korur.

→Testosteron hormonunun metabolizmasında  yer alması nedeniyle erkeklerde görülen kısırlık, düşük spem sayısı ve erektil bozukluklarının tedavisinde önemlidir.

→Sedef hastalığı, akne ve egzema gibi cilt hastalıklarının önlenmesinde ve tedavisinde yer alır.

→Çinko eksikliği, çocuklarda ishale neden olur.

→Ateroskleroz (kalp damarlarının daralması) ve kronik enflamasyona karşı koruyucudur.

Çinkonun zengin besin kaynakları nelerdir?

¤İstiridye, dana ciğeri, kabak çekirdeği, tahin, şekersiz çikolata, kuzu eti, kavrulmuş yer fıstığı, badem, tavuk göğsü ve bacağı

Gelsin istiridye tavalar!!!!🙂

Leave a comment

Filed under diğer, vitamin/mineraller

Top 10 Meyvalar!

Genel olarak yüksek oranda meyva ağırlıklı diyetin sağlığa faydası olduğu herkes tarafından bilinir, ama bazı meyva gruplarının insan metabolizmasına olan pozitif etkileri dikkate değer. Bunlar neler mi?

1- Yaban mersini, çilek, ahududu, karadut, kiraz:

Bu tür meyvalar, içerdikleri ‘fitokimyasallar’ nedeniyle çok yüksek oranda antioksidan özellikler taşırlar. Kanser hücrelerinin DNA yapılarına zarar vermeleri nedeniyle de kansere karşı direnci arttırırlar. Düşük oranda şeker ve yüksek oranda lif içermelerinin yanısıra; C vitamini, karoten, çinko, potasyum, demir, kalsiyum ve magnezyum açısından oldukça zengindirler.

2- Hindistan cevizi:

Özellikle hindistan cevizi yağının mikrop, virüs, bakteri ve mantarlara karşı etkin koruma sağladığı biliniyor. % 50’den fazla içerdiği ‘laurik  yağ asidi’ sayesinde, hindistan cevizi yağı bağışıklık sistemini güçlendirmekle kalmaz, aynı zamanda vücudun kalp ve tiroit fonksiyonlarını da destekler. Yapılan pek çok deney sonucu, hindistan cevizi yağının vücudun özellikle karın bölgesindeki yağ dokularının eritilmesinde etkili olduğunu gösteriyor.

Hindistan cevizi suyu, steril olması ve isotonik özellikler içermesi nedeniyle piyasada bulunan tüm spor içeceklerinden daha etkili ve faydalıdır. (İsotonik içecekler, kandaki elektrolit dengesine eşdeğer oranda mineraller içermeleri nedeniyle, özellikle spor sonrası kaybedilen sıvı ve elektrolitleri (tuz, potasyum, kalsiyum) vücuda geri kazandırırlar.)

3- Avokado:

Çok düşük oranda fruktoz içermesinin yanısıra, bir orta boy avokadoda sadece 2 gram karbonhidrat bulunur. Kalp sağlığı için vazgeçilmez olan ‘doymamış yağ asitlerini’ bolca bulunduran avokado yağı kolaylıkla enerjiye çevrilir. Muzdaki potasyumun iki katı oranda potasyum içermesi nedeniyle, yüksek tansiyonu kontrol altına almada son derecede etkilidir. B6, B2, E vitaminini yüksek oranda içerir.

4- Karpuz:

İçerdiği yüksek oranda ‘lycopene, beta-carotene, ve citrulline’ molekülleri nedeniyle, antioksidan özellikler taşır. Citrulline molekülünün vücuttaki amino asit olan ‘arginine’ çevrilmesi nedeniyle, kan damarlarını gevşeterek kalp ve dolaşım sistemini destekler. Aynı zamanda kandaki amonyak ve toksik maddelerin vücuttan atılımına yardım eder.

5- Nar:

Nar suyu ve kabuğunda bulunan yüksek oranda antioksidan maddeler olan ‘flavanoids ve polyphenols’ sayesinde, kalp hastalığı ve kansere karşı etkin koruma sağlar. Kolestrolü ve kan basıncını düşürmenin yanısıra, kalbe giden damarlarda oluşan tıkanıkları (atherosclerosis) açmada olan etkin rolü klinik deneylerle ispatlanmıştır.

6- Mango:

Tropik iklimin en çekici meyvalarından biri olan mango, insan vücudu için elzem olan 20 amino asidin 17’sini içinde barındırır. A vitamini, C vitamini, bazı B vitaminlerini yüksek oranda içermesinin yanısıra; kalsiyum, demir, potasyum, selenyum, çinko ve beta- karoten açısından oldukça zengindir.

7- Papaya:

İçerdiği ‘papain enzimi’ nedeniyle, özellikle proteinli besinlerin sindirimine yardım eder. Vücudun bağışıklık sisteminini destekleyerek kansere karşı koruma sağlar. Potasyum ve magnezyum açısından zengin olması nedeniyle, kalp sağlığını destekler.

8- Ananas:

İçerdiği ‘bromelain enzimi’ sayesinde sindirimi kolaylaştırmasının yanısıra, kansere karşı koruyucu etkiler içerir. Yüksek oranda C vitamini, manganez, tiamin ve B2 vitamini bulundurması nedeniyle vücudun enerji üretimine destek sağlar.

9- Kivi:

Portakaldan daha fazla C vitamini içeren bu küçük meyvanın marifetleri saymakla tükenmez. İnsan DNA’sını serbest radikal moleküllerin saldırısından koruyarak; yüksek oranda içerdiği potasyum, magnezyum, bakır ve fosfor sayesinde kalp sağlığını destekler. Yaşlanma nedeniyle ortaya çıkan görme bozukluklarına karşı koruma sağlar.

10- Kiraz:

Kirazda bulunan ‘anthocyanin ve bioflavonoids’ maddeleri sayesinde, vücutta oluşan iltihaplanmalara, artrit ve gut hastalığına karşı etkin koruma sağlar.İçerdiği flavonoid madde olan ‘queritrin’ sayesinde kansere karşı savunmada etkilidir.

Leave a comment

Filed under diğer, mucizevi besinler

D Vitamini ve Obezite Bağlantısı

Obeziteyle düşük D vitamini seviyeleri arasında bağlantı olduğunu biliyor muydunuz?

Yapılan araştırmalar, obez kişilerde D vitamini seviyelerinin düşük olduğunu gösteriyor. Hatta aşağıda detaylarını göreceğiniz teoriye göre, D vitamini eksikliği obezitenin ve metabolik sendromun kaynağı olabilir. Metabolik sendrom, kalp hastalığı ve şeker hastalığı gibi kronik hastalıklara neden olan ve aşağıdaki risk faktörlerini kendilerinde barındıran kişileri temsil eder. Eğer aşağıdaki risk faktörlerinin en az üçüne sahipseniz, kalp hastalığı ve şeker hastalığına yakalanma riskiniz yüksek demektir:

  • Erkeklerde 102 cm, kadınlarda 88 cm’den daha geniş bel ölçüsü
  • Trigliserid (kandaki yağ) oranının 150mg/dl’den fazla olması
  • Erkeklerde 40mg/dl, kadınlarda 50mg/dl’den daha düşük HDL kolesterol düzeyi (İyi huylu kolesterol olarak bilinen HDL kolesterol, kötü kolesterol denen LDL kolesterolü düşürmekle görevlidir)
  • 130/85 den daha yüksek kan basıncı
  • 110 mg/dl’den daha yüksek kan şekeri

D vitamini eksikliğinin obezite ve metabolik sendroma yol açtığını savunan bilim adamlarına göre;

Geniş bedene sahip olmak, soğuk iklimde yaşamaya maruz kalmış atalarımıza büyük bir avantaj yaratıyordu, çünkü vücuttaki ekstra yağ depoları yiyecek kıtlığının olduğu ortamda işe yarıyordu. Bankadaki para gibi yani…güvenlik marjı.🙂

Obezite nedeniyle ortaya çıkan metabolik sendrom da, soğuk kış ikliminde kan basıncını ve kan şekerini yüksek tutarak, insanların vücut ısılarını yüksek tutmalarına yardımcı oluyordu. Dolayısıyla, obezite ve metabolik sendrom tepkisi aslında vücut sistemlerinin kış mevsimine uyum tepkisiydi. Bu tepkiyi tetikleyen en önemli etki de, kışın yaklaşmasıyla beraber düşen D vitamini seviyeleri.

Bu teorinin savunucularına göre, D vitamin seviyelerini düzelterek obeziteyi tedavi etmek mümkün.

Yapılan diğer araştırmalar da, D vitamini eksikliği ile obezite ve karın bölgesinde yağlanma arasında bir bağlantı olabileceğini, D vitamini seviyeleri arttırıldığında kilo verme çabalarının kolaylaştığını gösteriyor. İşin ilginç tarafı, yeni yapılan bir araştırmanın sonucunda, kilo veren kişilerde D vitamini seviyelerinin arttığı görüldü.

D Vitamini neden bu kadar önemlidir?

Pek çok insan, D vitamininin sadece kemik gelişimi için gerekli olduğunu sanır. Aslında D vitamini, vitamin olmasının ötesinde, vücutta inanılmaz işlevler gören bir hormondur. D vitamini, vücuttaki herhangi bir hormondan daha güçlü olmakla beraber, genetik şifreyi ve dolayısıyla sayısız fizyolojik işlemi tek başına kontrol eder. D vitamini, cildin güneşe maruz kalması sırasında, cilt tabakasında aktif hormon formuna dönüştürülür. Bu hormonun vücutta yetersiz miktarda olması, D vitamini eksikliğiyle ilintili sayısız hastalığa ve sonuçta ölüme neden olabilir. D vitaminin bağışıklık sisteminde yarattığı mucizevi işlevler sayesinde, sayısız enfeksiyon tehlikesine karşı savunma olarak 200’ün üzerinde antimikrobiyal madde üretilir. Daha da fazlası, D vitamini aktif hormon formu olan “calcitriol” a dönüştürüldüğünde, organlar tarafından hücre yenilenmesinde, özellikle kanser hücrelerinin yarattığı hasarın onarılmasında kullanılır. Vücudunuzda her gün en az 100.000 kanser hücresinin düzenli olarak ortaya çıktığını düşündüğümüzde, D vitaminin ne kadar önemli olduğunu hatırlamak zor olmaz.

Özetle… D vitamini eksikliği aşağıdaki sorunlara yol açabilir:

  • Obezite ve metabolik sendrom
  • Kanser
  • Kalp hastalığı
  • Kısırlık
  • Grip, soğuk algınlığı
  • Solunum sistemi enfeksiyonları
  • Depresyon
  • Çocuklarda kemik gelişiminde aksaklıklar

D vitaminin kaynakları nelerdir?

  • Güneş (Vücudunuzun herhangi bir bölgesinin, günde 15 dakika güneşe maruz kalması sonucu D vitamini ihtiyacınızı karşılayabilirsiniz. Bu nedenle yaz aylarında güneş losyonuyla yıkanmadan önce 15 dakika güneşte bekleyin. Tüm gün güneşte yatmakla daha fazla D vitamini depolayamayacağınızı da belirtmek gerek. Vücut ihtiyacı olan miktardaki D vitaminini güneşten tedarik ettikten sonra, otomatik olarak deri tabakasındaki alıcıları kapatır.)
  • Yağlı soğuk su balıkları (Somon, ringa balığı, alabalık, uskumru, sardalya ve ton balığı)
  • D vitaminiyle desteklenmiş besinler ya da D vitamini tabletleri (süt, meyva suları, kahvaltı gevrekleri vs.) – ♦Besinlere ek olarak konan sentetik D vitaminin, doğal yollarla güneşten aldığımız D vitaminiyle aynı olmadığını söylemekte fayda var. Eğer bu besinlere ya da D vitamini tabletlerine güveniyorsanız, hem cebinizden çok para çıkıyor demektir, hem de yetersiz ya da toksik miktarda D vitamini alıyor olabilirsiniz.)

Güneş yoluyla gereğinden fazla D vitamini alma imkanınız olmamasına rağmen, sentetik yolla alınan D vitaminin, belli bir miktardan sonra toksik olabileceğini unutmayın.

D vitamini toksisitesinin yan etkileri:

  • Gereğinden fazla susama hali
  • Ağızda metalik tat
  • Düşük iştah
  • Kilo kaybı
  • Kemiklerde ağrı
  • Aşırı yorgunluk
  • Gözlerde iltihap ve ağrı
  • Deride kaşıntı
  • İshal ya da kabızlık
  • Kas problemleri

Aşağıdaki hastalıklara sahip olan kişilerin, D vitamini hapları almadan önce doktorlarına danışmaları gerekir:

  • Kanda yüksek oranda kalsiyum ve fosfor olanlar
  • Kalp rahatsızlığı olanlar
  • Böbrek rahatsızlığı olanlar
  • Sarkoidoz ve tüberküloz hastalığı olanlar

Leave a comment

Filed under hormonlar, Kalp sağlığı, mucizevi besinler, obezite, vitamin/mineraller, şeker hastalığı